Blog

Home / Archive by category "Blog"
DESTEK VE İLETİŞİM

DESTEK VE İLETİŞİM

2. yılına adım atmak üzere olan Anka Tiyatro Grubu’nun devamlılığı için herkese ihtiyaç büyük! 📣
6 kişiyle başladığım bu yolda, gerek ekonomik gerek psikolojik gerekse sosyolojik anlamda çok yorucu zamanlar geçirdim ve geçirdik. Ama bunun yanında inanılmaz deneyimler, iletişimler, heyecanlar, oyunlar, projeler sağladık kendimize.
Sayısı şimdi 50leri bulan, 80i de görmüş olan bu ekibin artık büyümesi, gelişmesi ve kendi adımlarını yere daha sağlam atabilmesi gerekiyor.
Bu şu demek; sadece tiyatro değil, müzik, resim, dans gibi birçok sanat alanında desteğini sunabilecek, bizimle beraber bu yolda yol arkadaşlığı yapabilecek veya yapmış olan herkese kapılar ardına kadar açık durumda! İstiyoruz ki herkes neyi ne kadar biliyor veya öğreniyorsa bizlerle olsun 🙂

Bu enerji, genç dinamiği yaşatıldığı sürece biz hep güçlü, umutlu ve umut vadeden bir ekip olarak bu yolu hızlı adımlarla geçebilir, ileride daha büyük projelerde söz sahibi ve ev sahibi olmak için gücümüzü ortaya koyabiliriz.

Yeni sezonda Anka’ya ait bir kültür sanat yerinin oluşumu, bu oluşumda hocaların, destekçilerin, ekip üyelerinin birlikteliğiyle güzel işler çıkarmak, sanatı bu kitleye birçok kitleye taşımak için çalışmak en büyük amacımız.

1lerden 1000leri oluşturmak için iletişim ağımıza insan kazandırmak, eğitim alanında , düşünce bazında destek olmak, maddi manevi, farketmeksizin Anka’nın yanında olmak isterseniz, tüm bunları gerçekleştirmemiz için en büyük etkenlerden en az birini bile sağlayabilmeniz bizim için çok önemli ve değerli. 😊 Şimdiden buna gönül vermiş ve verecek olan herkese teşekkürler, biz her zaman buralardayız, bir mesaj, bir telefon yeterli olacaktır! 🙂 🎭

Tecrübe ve bilgisiyle daima yol göstermiş olan, kapılarını açmış, en güzel duygularla bizleri dinlemiş; Tolga Bare, Mustafa Kurt, Doğukan Soykök, Sevil Özkan, Berrin Demir,Ruhi Saruhan, Ömür Uyanık, Halil Kılıç, İlker Aşıcı, Erdem Han, Deniz Tokgöz, Sezer Özseven, Yiğit Alp Yurdakul, Duygu Çalı, Elif Şimşek, Deniz Bozkaya ve Caner Güler’e, tüm aileme, oyunlarda yalnız bırakmayan seyircilerimize , dostlara, kapıların bizlere açmış olan Farabi, Tatbikat, Düşkapanı, AÇS, AYS, Acil ve Baba Sahne’ye teşekkürler!

BİLİNMEZ

BİLİNMEZ

Ne için yaşadığımız, bilinmezdir. Saklı olan kutuyu açar, keşfeder, tanır, sever ya da sevmeyiz.
Ne için var olduğumuz, bilinmezdir. İnanca inanır, inandığımızı inanç sayarız.
Ne için bağlı olduğumuz, bilinmezdir. Hisleri tanır, yanıt verir veya vermeyiz.
Ne için istediğimiz bilinmezdir.

Bilinmezi isteriz. Hep, sürekli, daima, her zaman, her koşulda..

Bilinmez hoşumuza gitmezse yaşamayı, var olmayı, inançlarımızı, bağlılığımızı, hislerimizi, isteklerimizi sorgularız.
Ve sorgunun sonucu bile bazen bilinmez, anlaşılmaz, gariptir.
Bazen bulanık hatta bazen kördür!

Ve bilinmez realistliğe ulaşmadan ölürse bu sefer bilinmeze küseriz!

Sonra yüzümüzü tekrar döner, bilinmezi yaşamayı isteriz.
Saklı olan kutular açılır, belki yaşar, belki var olur, belki inanır, bağlanır, belki sorgularız.
Belki de çok yanlız kalırız. Fakat belki; sonra bunu severiz!

Bazen vazgeçer, biraz farklı insanlarla geçinir, eski bize döneriz.
Ama bunları yaparken de çok şey isteriz.
Güveni, sevgiyi, sadakati, umutu isteriz ama hiçbir şey vermeyiz. Verirsek boşa gitmesinden korkarız. Korku bizi bilinmeze daha da yaklaştırır, bu sefer kontrolden çıkarız.

Saldırır, kızar, öfkelenir çok bağırırız!

Bilinmezin arsızlığını arzularız. Arzuya çok kapılırız.
Sonra bir güler, bir ağlarız. Biz hep bilinmezi ararız.

Oysa ardımızda bıraktığımız insanlarda, gidilen yollarda, atılan kahkahalarda, aynadaki görüntülerde, sevgilerde, nefretlerde, isteğin yaşamasında, yaşamanın da isteğinde, gittiğimiz her yerde, her şekilde, farklı bilinmezleri biliriz.

Gerçek bizizdir, bilinmez bizimdir.
Bunu bilmemiz bile bazen bizim için büyük bir bilinmezdir!

FABRİKALAŞMA VE BİÇİLMİŞ KAFTAN İNANCI

FABRİKALAŞMA VE BİÇİLMİŞ KAFTAN İNANCI

“Neden böyle bir ekibi kurdun?” sorusu her sezon artarken sanırım cevabını yazarak, çokta uzatmadan açıklamak gerek; fabrikalaşan sanatı sevemediğimden!

Günümüzde gittikçe azalan ve azalmaya da devam eden bir alan var ki, o da gençlere yönelik sanatsal, kültürel, sosyal alanlar.  Özellikle 14-18 yaş aralığındaki gençlerin bir yere para kazandırmak için değil de, içlerindeki ışığı topluma kazandırmak için gidebilecekleri, öğrenebilecekleri, sevgilerini, fikirlerini, becerilerini paylaşabilecekleri  alanlar bulması oldukça zor. Evet, belki yüzlerce tiyatro, dans, müzik, resim kursu, akademisi, özel eğitimi, kurumu kuruluşu yahut derneği mevcut.

Lakin baktığımızda, branştaki derslerde eğitimlerin seviyesi, kişinin sosyoekonomik durumu, amaç ve isteğinin odağı, kişiyi tanıma noktasında eksik kalıyor.

Kişi genellikle bu çıkmazda ya vazgeçiyor ya da zar zor ortaya koyduğu inanılmaz meblaları bir hedef, hayal, istek belki de sadece büyümeye hazır küçük bir merak için “ismi olan” kurslara, oraya buraya harcıyor. Bu yeni alanı keşfetmesine ve tanımasına fırsat bile vermeden kendisini biçilmeye hazır kaftan olarak görülmesi sağlanıyor.

Fabrikanın en teknik kısmı bu! Düzene ayak uydur, ortaya çıkan şeyin önemi yok, sorgulama sakın, sonuçta sen de karşılığını alacaksın! (?)

Böyle olduğuna inandırıldığı zaman bu kişi; “ben oldum!” , “ben bununla doğduğumdan beri -kinaye- ilgileniyorum!” , “tabi ki biliyorum!” gibi garip garip, insanı kendisinden uzaklaştıran, yabancılaştıran cümleler ile toplumda cirit atmaya başlıyor. Tanıdık geldi mi? Devam edelim.

İşin buraya kadar olan kısmı bir yerde daha az can yakıcı. İş şurada başlıyor; eğer bu kişi gerçekten yolda ciddi olarak ilerlemeye karar verir, öz branşı haline getirmek isterse; çarpan duvar değil, kapı değil, tabiri caize tam olarak ‘duvardan kapıları’ önünde görüyor, sonra uzaklaşıyor, geçmiş zaman kipleri ile sanata bir zamanlar ilgisinin olduğunu çevresine hatırlatmaktan zevk almaya başlıyor. Evet evet! Duymadınız mı hiç “ben de yapardım/ederdim” cümlelerini? 😉

Özlüyor belki, kızıyor. Demek ki bu fabrika üretiminde ters giden bir şeyler var!

Benzerliğin değil benzetilemeyenin bulunması lazım belki de.

Şimdi diğer senaryoya bakalım. Bu en klasik ve özellikle yolu tiyatrodan geçmiş epeyce insanın ortak gözlemiydi.

Sonra ne oluyor?

O saf, istek dolu, merak dolu başlangıç işte tam da bu şekilde yanlış yerlerin atmosferinde boğularak böyle bir bitişe doğru evriliyor.

Tekrar etmek gerek; fabrika işler gibi sanat işlemez!

Sonuç birden fazla… Gözlemlerim beni hep daha ileriye götürdü, güçlü adımları oluşturmak için inancımı daha çok kendi içimde bana sağladı ve bu da Anka Tiyatro’yu besledi. Ben ücretini ödemediği için derslikte rencide edilen, kovulan, ses yükseltilen kişilere şahit oldum. “Senden bir şey olmaz!” diyen cümlelere ya da o cümlelerin sessiz bakışlarına şahit oldum. Bu çirkinlikler gözle görülür, açık, ortada ve net. İşte bütün bu karmaşalardan, kişi başı gelirden hesap edilerek yapılan muhasebe ve sanat ilişkisinden yorulduğumu anladığım zaman 2017 yılının Haziran ayıydı.

“Bu senin rolün, oku, ezberle, temsile aileni çağır, seneye kayıt yaptırmayı unutturma” cümleleriyle bir kişinin zamanını, emeğini, sanatını çalıp, ‘moral alkışları’ ile sahneden indirerek sadece kendi kazancına bakan, bu şekilde de gerçekten sanatı var ettiğini, tiyatroyu yaşattığını düşünen bazı ‘eğitimci’ kişilerin bu zihin ve ruh yapılarından uzak olduğumu fark edeli gerçekten çok olmuş. Şimdilerde umudum var. Umudum bu ekipten, bizden, içimizden, çevremizden, herkesten oluşuyor! Sanatı genç dinamiği ile yaşatmak için çok çalışıp çok çabalıyor.

Anka Tiyatro; değişim, dönüşüm, bilinç ve farkındalık için her gün adımlarını bilerek, isteyerek ve öğrenerek atmaya devam ediyor!

Şimdi de baktığımda belki 1000 kişiden 1 kişiye bile dokunabileceğimi biliyor olmak belki de nice 1’lerle 1000leri yaratmak benim için değerli bir amaç artık. Şimdi o amacı öğrenmek isteyen onlarca genç arkadaşım fabrikalara karşı ve olmayan kaftanların bilinmez biçilişlerine karşı buradayız!

Sevgiyle 🙂

Sumru Köleli

 

GEMİ

GEMİ

‘Yanlış, büyük olan deniz mi yoksa olduğumuz gemi mi?’

Etraf masmavi su.
Su soğuk ve dalgalı.
Dalgalar kolaylıkla beni ve yanımdakileri alıp götürecek büyüklükte bunu biliyorum.
Dalgaları seviyorum.
Benimle yarışıyor olmasını, meydan okumasını, gücünü, büyüklüğünü, şiddetini seviyorum. Savaşıyorum, değiştiriyorum.
Rotam bu değişime öncülük ediyor.
“Elimde tek doğru olan şey rota” diyorum.
Rotamı iyi belirliyorum. Rota denizi sakinleştiriyor.
Her an yine tekrarlanacak olan kaostan korkuyorum. Kaosun geri dönüşü zor olur, bunu da gayet iyi biliyorum.
Etraf masmavi su. Su ılık ve durgun. Ufak akıntılar beni olmam gereken yere ulaştıracak sakinlikte.
Deniz, durgunluğu bozarken kendisini buraların en büyüğü ama bir o kadar da en yalnızı olduğunu haykırıyor şimdi.
Kasvetli ve çok sinirli!
“Ben büyüğüm” derken bile içindeki sakinliği görebiliyorum.
Buna rağmen, gemi su alırsa diye korkuyorum. Batacak olmaktan, batmaktan!
Önce diğerlerini düşünüyorum.
Gemidekileri uzaklara gönderiyorum küçük teknelerle. Önce onları kurtarıyorum.

Denizle yalnız kalıyorum.
Kızgınım biraz biliyorum. Gemideki su artarsa diye sesimi çıkartmıyorum. Düpedüz korkaklık bu diyorum. “Korkak!”
Sonra yeniden başlıyorum. Zamanı ve gemiyi doğru kılmaya çalışıyorum. Bir an buna inanıyorum sonra batmaya başlıyorum.
Bu sefer gerçekten batıyorum. Kaosu hissediyorum. Ne dalga durgunlaşıyor ne de rota bir işe yarıyor.
Ne değişim devam ediyor ne de ben canımı kurtarabiliyorum. Gördüğüm en son şey gökyüzü oluyor. Denizi sevmediğimi düşünüyorum. Sonra daha da şiddetleniyor. Bir yandan rüzgar esiyor. Rüzgardan üşüyorum.

Üşürken belime kadar gelmiş olan suyu hissediyorum. O naif, sakin denizin kapkara derinliğini fark ediyorum. “Ben çok büyüğüm” diyor yine.

‘Gemiyi kurtaramıyorum, zamanı değiştirmiyorum, ama denizi bağışlıyorum!’

Gördüğüm en son şey olan gökyüzü, yerini koyu mavi sulara bırakıyor.

Sonra sadece affedebildiğimi fark ediyorum.

Bunu fark edince anlıyorum, çırpınmadan, dalgalarla kavga etmeden, bunun bir işe yaramayacağını bilerek sakin kalıyorum. Sonra bir yere çarpıyorum.
Bir kayalık!
Kayalığa elimi uzatıyorum. Akıntı yine bana yol göstermiş diyorum kendi kendime. Seviniyorum.

Dalgalar sakinleşiyor. İçten içe seviniyorum.

Ne olursa olsun bana bu kurtuluşu sunan denizi, şimdi oturup kayalıktan izliyorum. Uzaktan, hareketsiz, öylece, olağan şekilde, fark ettirmeden…

Denizle olanlara, denizi sevenlere…sevgiler 🙏🏻